Serkan KURT Çirkin Kral!
Yazı Detayı
17 Eylül 2021 - Cuma 13:51
 
Çirkin Kral!
Serkan KURT
mardinhabergazetesi@gmail.com
 
 

Bir Yılmaz Güney köşe yazısına nasıl başlanmalı bilemiyorum. Yılmaz Güney ile ilgili çok şey yazıldı ve yazılıyor. Ama hiçbiri onu tam olarak anlatamıyor, anlatamayacak. Tıpkı şimdi kaleme alacağım yazı gibi. Ne yazarsak yazalım hep bir yanı eksik kalacak. Bir hafta önce Yılmaz Güney’in ölüm yıldönümüydü. 9 Eylül 1984 yılında hayata gözlerini yumdu. O bu dünyadan göçüp gittiğinde ben bir yaşındaydım. Çocukluğumuz Yılmaz Güney’in filmleriyle geçti. Filmlerindeki tüm karakterlere bürünürdük. Her bir filminden sonra o karaktere girerdik. Bize silahı da o sevdirmişti. Sanki başka kimsenin eline yakışmıyordu, sadece onun eline yakışırdı. Gerçek hayatta da evinin duvarlarının çeşitli silahlarla dolu olduğu ve çoğunlukla yanında silah taşıdığı anlatılır.

1 Nisan 1937 yılında Adana’da dünyaya geldi Yılmaz Güney. Gerçek soyadı Pütün’dü ve bu sözcük, kırılması zor, sert meyve çekirdekleri için kullanılan bir deyimdi. Çok küçük yaşta hayata atıldı, ırgatlara su, gazoz sattı, pamuk işçiliği, bağ bekçiliği yaptı. Çukurova’nın kendine özgü ruhunu ve doğasını, emek-yoğun yapısını tadarak, deneyerek, yaşayarak büyüdü. Lise sonrası Kemal Film’in Adana şubesinde çalıştı. Gençlik yıllarında çeşitli mecralarda yazıp çizdi, dergi çıkardı. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde okurken Atıf Yılmaz’la tanıştı ve set işçiliğinden oyunculuğa, sonradan da yönetmenliğe uzanan büyük bir maceranın parçası oldu. ‘İkisi de Cesurdu’, ‘On Korkusuz Adam’, ‘Koçero’ gibi yapımlarla tanındı ve ‘Çirkin Kral’ lakabını aldı. İlk büyük çıkışı 1966’da Lütfi Akad’ın ‘Hudutların Kanunu’yla oldu, aynı yıl yönetmenliğe de başladı. 1968’de yazıp yönettiği ve oynadığı ‘Seyyithan-Toprağın Gelini’yle eleştirmenlerin de kadrajına girdi. 1970’te sinemamız için hâlâ aşılamamış bir büyük zirve olan ‘Umut’a imza attı (Bu film en son 2017’de Hürriyet Pazar’ ekinde 100 sinemacıyla yaptığımız ‘Sinemamızın En İyi 100 Filmi’ soruşturmasında birinci olmuştu). Ömer Lütfi Akad’ın “Sinemamızın ilk gerçekçi filmi” olarak tanımladığı ‘Umut’, beş çocuklu arabacı Cabbar’ın faytonculuk yaparken atının bir kaza sonucu ölmesiyle birlikte kendini bulduğu çıkmazda, bir hocanın peşine takılarak define aramasını anlatır. Tuncel Kurtiz’le başrollerini paylaştığı bu siyah-beyaz klasiğin öyküsünü Güney, babasının yaşamından yola çıkarak yazmıştı.

60’lı yıllarda yer aldığı sayısız macera filminde; haksızlıklara karşı direnen, ezilmeyen, dürüst ve halktan biri olduğunu hemen anlayabileceğiniz karakterleriyle Anadolu insanın kalbini kazanan Yılmaz Güney, sinemamızdaki yakışıklı jön dönemine ağır bir darbe indirmişti. 1965 yılında 21 film çevirerek bir rekor kırdı. O dönemde Milliyet Gazetesi için Yılmaz Güney’le söyleşi yapan Tarık Dursun ile Yılmaz Güney arasında şöyle bir konuşma geçmişti:

Tarık Dursun: “Nereden başlayalım?”

Yılmaz Güney: “Krallığımdan Aga’cım.”

Tarık Dursun: “Hangi krallığından Yılmaz’cığım, sinemada iki kral olur mu? Sinemada tek bir kral var, o da Ayhan Işık. Ayhan Işık kesme şeker gibi dört dörtlük bir erkek güzeli. Jön! Ya sen Yılmaz’cığım?”

Yılmaz Güney: “O kralsa Aga’cım ben de kralım.Ne yapalım,

Ayhan Ağabey kesme şeker gibi düzgün bir kralsa, ben de çirkin kralım.

O güzelse, ben de çirkinim Aga’cım.

O güzel kralsa, BEN DE ÇİRKİN KRALIM, olmaz mı yani?”

Güney’in kendisine layık gördüğü Çirkin Kral yakıştırması belki Yeşilçam’a ve yakışıklı jönlere bir tepkiydi.

Yılmaz Güney bu olağanüstü filmleri yapıp zihinlerde çok çok özel yerlere sahip bir kült figürken aynı zamanda siyasi görüşleri ve eylemleri itibariyle de sistemin gözünü üzerinden ayırmadığı bir isimdi. 1961’de yazdığı bir öyküde komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle bir buçuk yıl hapis yatmıştı. İsrail Başkonsolosu EfraimElrom’un kaçırılıp öldürülmesi olayından sorumlu Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi lideri Mahir Çayan ve arkadaşlarını sakladığı gerekçesiyle de 1971’de iki yıl hapse mahkûm edildi. İçeride kaldığı sürede kendisini yazı-çizi-okuma işlerine veren Güney, sonrasında Türkiye sinemasının burjuvazisine yönelttiği ilk eleştirel bakış olarak kabul edilen ‘Arkadaş’ı yönetti ve film, özellikle başrol oyuncularından Melike Demirağ’ın ünlü şarkısıyla birlikte 70’li yılların unutulmazlarından biri oldu. 27 Mart 1972’de hapse giren sanatçı, 20 Mayıs 1974’te çıkmıştı. Aynı yıl ‘Endişe’ adlı filmin çekimlerini başlayan Güney, bir gazinoda çıkan tartışmada Yumurtalık Hâkimi Sefa Mutlu’yu öldürmekten dolayı bir kez daha tutuklandı. 19 yıl hapis cezasına çarptırılan Güney, 9 Ekim 1981’de izinli olarak çıktığı Isparta Yarıaçık Cezaevi’nden firar etti ve yurtdışına kaçtı. İçerideyken yazdığı senaryodan Şerif Gören’in çektiği ‘Yol’la 1982’de Cannes’da ‘Altın Palmiye’ alan sanatçı, son yıllarını geçirdiği Paris’te mide kanserinden 7 Eylül 1984’de hayata veda etti ve naaşı, Pere Lachaise Mezarlığı’na gömüldü. Sonrasında şiddet dolu bir ilişkiye dönüşen Nebahat Çehre’yle ilk evliliğini yapan sanatçı, ikinci evliliğini de Fatoş Güney’le gerçekleştirmişti.

Antrakt dergisinin 12. sayısında (Eylül 1982) Yılmaz Güney’i kapak yapmıştık. O sayıda Can Kozanoğlu ‘Disiplinsizdi ama iyi bir boksördü’ başlıklı yazısında halkın sevgilisi olma gerçeğini şu satırlarla yansıtmıştı: “İnsanların Yılmaz Güney filmlerinde aradıkları ve buldukları, sinema değil başka bir şeydi. Sahi neydi o? Neydi ve nasıl bir şeydi ki, bir insan sırf Yılmaz Güney’i kurtarabilmek için gardiyan olabiliyordu, bir şoför yalnızca Yılmaz Güney için yürümeğe değeceğini söyleyebiliyordu. Yılmaz Güney’in öldüğü gün Diyarbakır’da gazete kalmıyor, aynı gün İstanbul’da kahkaha atanlar fırça yiyordu! O insanların aradıkları ve buldukları ‘kendileriydi’. Biraz ‘gerçek’ kendileri, biraz hayallerindeki ‘kendileri’. / Yılmaz Güney disiplinsiz ama iyi bir boksördü. Tribünlerdeki kalabalıklarda takım ruhu uyandıran bir stili vardı. Gelgelelim boksördü işte, elbette ki bireysel dövüşürdü. Seyircileri pek takmazdı, takım ruhuyla bireysel dövüş arasındaki çelişkiyi. Çünkü Yılmaz Güney iyi boksördü ve ‘taraftarları’ garip bir kitleydi. Kalabalık, garip ve anlamlı: Yalnızca seyirci oldukları halde en kötü boksörden daha çok yumruk alanlar, en çok dayak yiyenler.”

Vefatının üzerinden 37 yıl geçmiş. Yılmaz Güney artık adını altın harflerle Dünya sinemasına yazdırmıştır. Yılmaz Güney her yıl sevenleri tarafından anılmaya devam edecektir. Saygılarımla..Bağlantı

 

 
Etiketler: Çirkin, Kral!,
Yorumlar
Haber Yazılımı